O Günler Çok Uzakta Kaldı Azizim
*Başlıyorum işte
İsmini bilmediğim bir Osmanlı ile
aramda geçen kısa öykümü anlatmaya…
İster inanın öyküme ister yalancıya çıkarın beni fark etmez!
Bugün tek istediğim onun anısını yaşatmaktır.
Birbirimize Azizim diye seslenirdik.
O sebeple ki ondan bahsedeceğim her yerde ona Azizim diye hitabımı eksik etmeyeceğim*
İzinleri tamam etmişti gidebilmek için aşık olduğu şehre son bir kez.
19.yy’dan gelmişti
Üstünde takımı ve frenk gömleğiyle...
Belli ki bir devrin Jön Türklerindendi Azizim.
Söylediğine göre
Kaçmış geceden, karanlıktan ve hatta mezarından,
Merakına yenik düşmüş ölüme karşı gelmiş,
Zamana karşı ayakta kalabilmiş bir beyhudeydi.
Her şey gibi, güç bela bir yolunu bulup gelmişti,
Esrarengiz bir biçimde,
kıyamet sabahı gelmişçesine
ete kemiğe bürünmüştü.
Şaşkın ve aval aval bakarken gurup vakti göğe,
Boğaza ve İstanbul'a doğru
kafasındaki kabar kabar düşünceleri açacak birini aramış olmalı ki
karşılaşacaktık dakikalar sonra.
Karşılaşmamıza kadar
Tadımı kaçıran şehirden, haberlerden, görgüsüzlüklerden, dünyanın hızından,
umursamaz insanların her yerde, her şekilde hayatta kalabilen bir istilacı tür olduğu bir günden daha -çokça kez yaptığım gibi- kaçmış,
Boğaz kenarındaki sahibi kayıp bir arsaya sığınmıştım.
Hatırlıyorum da o akşam göğün al al kabar kabar bakışları altında, denizin muazzamlıkla dans ettiği bir İstanbul vardı.
Boğaza karşı çilingir soframı kurmuş, rakımı yudumluyordum.
Arkada kendi zevkime göre dem listemden şarkılar çalarken
Azizim'e denk geldim
Azizim mezarından kurtulduğu andan itibaren koşmuş olacak ki
nefes nefese şöyle dedi:
“Şükür sizi gördüm azizim!
Birkaç dakikadır tanıdık bir şey arayıp durdum
ama her şey oldukça yabancı, hem de her şey!
Arayıp da bulabildiğim tek tanıdık şey
yalnız sizin
Boğaz’a karşı cemin kadehinden bir kuple rakınız”
Ne diyor diye kafamı kaldırmıştım ki onun somon rengi tenini ve nostaljik giyim tarzını gördüm.
Soluklanmadan bana bir şeyler sormaya başladı.
Korkmuştum ve olanlara bir mantık giydirmeye çalışıyordum.
“Bu gördüğüm bir halüsinasyon olmalı” diye geçiriverdim içimden.
O sırada, Azizim bana seslenince irkildim.
“Beynim ile idrakim almıyor Azizim!
Ne olmuş bu şehre?
Nedir bu grilik, hastalandı mı cânım şehrimiz?”
Bana Devleti Aliyye’deki son havadislere, payitahta ve mebusların kimler olduğuna kadar pek çok şey sordu.
Kafam bulanıkça dinliyordum,
Cevapsız soruları olan bu soluk tenli adamı.
Korkarak ama biraz da onun bir düş olduğunu sanarak onu masama davet ettim.
Nasıl olsa yarın ilk iş psikologa gidip bunları anlatacaktım.
“Yoksa İstanbul gavur işgaline mi maruz kaldı kim yaptı bunca garabetliği?
Bir dev ayaklı köprü bölmüş Boğazı hem de cânım Ortaköy'den" dedi.
“Biraz geçin oturun lütfen.
Soluklanırsınız, öyle konuşuruz” demiştim.
“Lütfunuza berhudar oldum Azizim!” diyerek oturdu ve ekledi:
“Vaziyetten de anlayacağınız üzere ben zamane insanı değilim
Hicri 1333 şitasında bir muharrem ayında kabrime gömülmüş olmalıyım (miladi 1914)”
“İstanbul’un benden biraz daha düşkün kıldığı biridir” belki deyip geçiverdim ve ağzımdan şu sözler döküldü:
“Buyrun size rakı ikram edeyim, siz devam edin lütfen.”
-Rakıya yeltenirse onun bir hayal olmadığını anlayacaktım.-
Rakıya yeltenerek şu lafları sarf etti:
“Bu şehri son bir kez görebilmek için öldüm de dirildim ancak bu mezbaha benim bıraktığım İstanbul’dan çok farklı!” dedi.
"O günler çok uzakta kaldı şimdi azizim!" dedim.
“Belli oluyor efendi” dedi.
-2-
Bana doktor olduğunu Paris’te okuduğunu, kavuşamadığı aşkını,
sevdiği insanları ve de anılarını uzunca anlattı.
Burada bundan uzun uzun bahsetmemin doğru olup olmadığını bilmiyorum.
Ancak kavuşamadığı aşkını duyunca
ben de yaşanmışlıklarımı, acılarımı açtım ona.
Hayat yaşarken insanı bunaltıyor değil mi? diye sordu bana.
Sustuk oracıkta.
Makber’den Kalamış'a çaldı durdu kulağımızın ardında şarkılar.
Azizim masa başında, önünde iki kavun, elinde bir tek, oturuyordu Boğaz’a ve ışık oyunlarına bakarak.
Ağır yudumlarla rakısını ağzına gönderiyordu.
Mai ve siyahı aradı Boğaz’da;
Galata'ya ve Rıhtım'a baktıkça
"Ne de çok kallavi bina yükselmiş azizim!
Ne de çok!
Sanki şehir yükselmiş gibi” dedi.
Biraz suskunluk sonrası devam etti.
“Aslında o günler altın bir çağ değildi. Her şey hayatım boyunca kötüye gitmişti, Bir debelenme halinden öteye geçemeyen çırpınmalarla kurtarmaya çalıştığımız bir devlet ve vatan vardı. Tüm yaşananlara rağmen İstanbul bambaşka bir yerdi.
Yeşilinden bu kadar kaybetmesi, insanlarının bu kadar çoğalması,
binaların korkunç garabetliği benim nutkumun tutulmasına neden oluyor."
dedi bana.
Çaresizliklerimizin aynılığında,
Dertlerimizi dökünce Boğaz’a doğru
kavunu rakıyı bırakıp
ağladık birlikte azizimle
doya doya.
Kaçtığımız hüzünlere teslim olarak
ağladık.
“Her yudumda içkiyle pekişti, bu şehre karşı attığı acı bakışları.
Tek bir gecem var bu fanilikte, ne acı..
Zamanın zincirlerinden yine kurtulamadık.” dedi
ve gece aktı, zamana karıştı.
-3-
Gecenin sonuna geldiğimizde azizimle gittik
Zincirlikuyu’ya.
Sona hazırlanarak,
Mezarına doğru ilerlerken
bir an durdu bir çınarın altında.
Bana muzipçe bakarak
“Her şeyin faniliğinin ve manasızlığının farkındasındır umarım azizim” dedi.
Öylece kalakaldım bu soruya karşı diyeceğim bir şey olmamasına rağmen gözlerimizle anlaştık Azizim’le.
Çürümüş yerlerine acıyla dokunduktan sonra,
son bir bakış attı kapatmadan lahitinin kapağını.
Son sözü şu oldu Azizim’in
“Yedi tepesi de benim kadar ölmüş demek! Sen bir körler şehri olmuşsun şimdi. Seninle başka bir şekilde görüşmek keşke mümkün olsaydı cânım İstanbul, hoşçakal ”
O gidince acılarım ve sorularımla kalakaldım oracıkta,
bakarak gerisinde bıraktığı İstanbul’a(?).
Ben de onun kadar ölü hissetmiştim,
İstanbul kadar...
Azizim kadar...
Bütün bu çileye değer miydi, ölü güzelliğindeki İstanbul için?
Azizim’e soramadım ya. Bir taş gibi tam ortasında kaldı ruhumun...
-M. Gökalp Koca
Comments